Aramak İstediğiniz Kelimeyi Yazn!

close

İş İnsanı Ne Yapar?..

Değişen Dünyada Yeni Sorumlulukları Nelerdir?

 

Dünya çapında ünlü Amerikalı bir senaryo yazarı

diyor ki, Sırf öyle laf olsun diye, senaryo yazmayın.

Eğer anlatacak bir derdiniz varsa onun için yazın.

İnsanların Türkiye’de anlatacak derdi çok ama,

Bunu ifade mi edemiyor acaba? Oysa Türkiye’de

Çok iyi yazarlar var.” Tamer LEVENT-gazeteciler.com

sayimcinar@gimail.com- Frankfurt-Almanya

 

TAMER LEVENT:/EKOTÜRK- Ali DEĞİRMENCİ-(YENİ DÜNYA DÜZENİ): Tamer Levent sinemada dizilerde karakterlere can veren oyuncu, yazar, yönetmen ve sanat yönetmeni. “Camdaki Kız” dizisinde bugüne kadar sinema-dizilerde patron rolünde karakterlere benzemeyen bir karakter. Rafet KOROĞLU; gelenekçi, ailede ve şirketlerinde hükümranlığı var olan bir karakter. Tamer Levent’in bu karakter için yorumu çok önemli, çünkü toplumun genelinde Türk iş adamları hakkında çok yanlış bir algı hakim. Özellikle 1960’lı yılların başından itibaren sağ ve sol ideologların fikri çatışmasında yazılı medyada, kitaplarda, dergilerde, karikatür çizimlerinde, sinema filmlerinde yüksek yoğunluklu karalama propagandasıyla memleketimizin bu güzide sınıfı yanlış anlatıldı. Açıkçası bugün böyle bir algı operasyonu ile iş gören sınıfını karalamak yok. Ancak yine de işin kolaylığına Ortadoğu kültürünün karanlığında aydınlığa çıkamamış zihinlerdeki kurnazlıkla masal ve mesellerle “rasyonel akıl” a, nanik yapan, akla ziyan dizilerde gerçekle alakası olmayan Türk iş kadını ya da adam karakterini yazan senaryolar da çoğunlukta olduğu da bir gerçek.

“Camdaki Kız” Romanından uyarlanan dizi çok sevildi.  Toplumda bu kadar ilgi uyandırması, oyuncu kadrosunun sergilediği performans kadar hatta fazlası, senarist Prof. Dr. Gülseren Budayıcıoğlu’nun Ruh-bilim uzmanı olarak;  insanın doğasında var olan “sahip olma arzusu” ile birlikte zaaflarının da olduğu gerçeğini yazdığı senaryoda aramak lazım. Öncelikle senaryo sağlam bir mantık/rasyonel akıl ve sanat ile terbiye edilmiş bir beyin ürünüdür.  “KOROĞLU” karakteri Türkiye’nin son 25-30 yılda İnşaat sektöründe, Mega marketlerde, Küresel şirketlerde pay sahibi iş adamlarının hayatlarına benzer bir hayat çağrışımı yaratıyor seyredenin zihninde, bir ütopya değil.

Rafet Koroğlu karakterine bakarak nasıl gidiyor, modernleştirmeyi Anadolu’ya, geleneği modernleştirme ile birleştirebiliyor mu? Sorusunu soran sunucu Ali Değirmenciye Rafet KOROĞLU karakterini oynayan değerli oyuncu TAMER Levent’ in, tespiti bilimsel bir yorumdur.  “Koroğlu’nun pek sanayiye yatırımı olmadığı görülüyor. Daha çok İnşaat üzerinden gidiyor son 25-30 yılın hikayesi bu da Rafet Koroğlu’nun kimliğini sınırlıyor diye düşünüyorum. Sanayiye endüstriye yönelen iş adamının bakış açısı da farklı oluyor. Rafet Koroğlu karakterini incelerken çevremizdeki hem  benim hem de aileden tanıdıklarımdan Türkiyeli iş adamlarını örnek almıştık. Kimi ticarete ve sanayiye çok yatırım yapmış kapital sahibi örnek insanları da mercek altına aldık. Aslında sermayedarları iyi anlayabilmek için Max WEBER’ in ‘Protestan Ahlakı ve Kapitalizm Ruhu’nu anlamakta fayda vardır. Max WEBER orada bir teşhiste bulunuyor. En iyi kapitalist Protestan ahlakı ile yetişmiş insanlardan çıkar diyor. Ama WEBER şunu da söylüyor. Kapitalizm çıktığı zaman ilerici bir akımdı daha sonra değişti ve dönüşüm gösterdi. İnsan yiyen yapıya dönüştü. Gelişmiş Kapitalist toplumda bir şirket ya da varlıklı bir ailenin kurduğu bir yapı artık onun malı olmaktan çıkar diyor. Ama doğulu toplumlarda o hala kendi malıymış gibi görüyor. Hatta şöyle bir zaaf vardır. Devlet yönetiminde şahsa görev verdiğiniz zaman o şahıs devlet yönetimde aldığı görev alanıyla ilgili kısmı da kendi malı gibi zannetmeye başlar. Hatta şahsileştirir. Kendinin devlet olduğuna inanır. Ve onu da malı görmeye başlar. O senin geçici bir görevindir görev esnasında kullandığı araç ve gereçleri de kendi malı zanneder. Pek çok devlet görevlisi şunu der benim aracım benim şoförüm der. Böyle bir eğilim var.

Ali Değirmenci soruyor; Hem kendi toplumunun değerlerine bağlı hem de gelişmiş çağdaş uygarlığı aynı düzlem üzerinde yaşayabilir mi İnsan? “Yaşayabiliriz tabii hem de Anadolu uygarlığın içinde yetişmiş insanın çok şanslı olduğunu düşünüyorum. Tüm olumsuzluklara rağmen hala dünya çapında yaratıcılıkta insanlar çıktığını görüyorum. Ama maalesef bu topraklardan ayrıldıktan sonra çıkıyor. Nobel barış ödüllerini kazananlar, Korona virüs aşısı – Kanser aşılarını bulan bu ülkenin insanları değil mi?  Şimdi bu adamlar bu ülkede yaşayıp bu ülkede bu buluşları yapmış olsaydılar,  bu ülke gelişmiş ülkelerin ilk sıralarda olurdu.

Bülent ECZACIBAŞI/İŞİM GÜCÜM BUDUR BENİM- İŞ İNSANIN YENİ SORUMLULUKLARI:

İŞ İNSANI NE İŞ YAPAR? Kitabında; Türkiye’nin sosyoekonomik durumu, aile şirketlerin ve dünyada yükselen kültürel boyuttaki yeri, küresel şirketlerin yaptığı yatırımlarla gezegenimizin geleceği ve gelecek nesilleri ne bekliyor? İçeriği güncel ve bir toplumun geleceği için hayati değer taşıyan konularda her biri kendi “işinin ustası” olan 10 akademisyenle birlikte hemen her sınıftan insanların rahatlıkla okuyabileceği ve faydalanabileceği bir kitap yazan, Bülent Eczacıbaşı: İş insanı ne yapar? Değişen dünyada yeni Sorumlulukları nelerdir? Gibi birçok soruya cevap arayanlara kültürel bir hizmet sunuyor. Önce minik bir anket ile bundan 50 yıl önce toplumun iş insanı hakkındaki yanlış kanıyı samimi bir ifadeyle anlatıyor. Kendini “iş insanı” olarak tanıtan biriyle karşılaşınca ne düşünürsünüz? Yaptığı işler hakkında tahmininiz ne olur? Acaba büyük yaptırımlar yapan, şirketler kuran, üretim tesisleri yöneten, birçok insana iş sağlayan bir girişimci olması ihtimali yüksek midir? Yoksa hiçbir işi gücü olmayan, söyleyecek başka bir şeyi olmadığından kendini iş insanı olarak tanıtan biri midir karşınızdaki?  Eğitimi, kültür düzeyi hakkında tahmininiz ne olur? Acaba üniversite diploması var mıdır? “Doğru dürüst” bir mesleği var mıdır? Ona karşı bir yakınlık, sıcaklık duyar mısınız? Güven duyar mısınız?”

Bütün bu sorulara da cevap olacak nitelikte Orhan Veli’nin, bir şiiriyle 1960’lı yıllarda; Türk toplumunun zihinsel dünyasında; iş insanı kimdir ne iş yapar? Kendine has bir özgüvenle ve hoşgörü ile anlatıyor.

“Dalgacı Mahmut”: “Bir keresinde kitap meraklısı bir arkadaş grubuyla romanlardan ve hikayelerden paragraflar okuyup, hayali kişilerin yaşamlarıyla ilgili senaryolar üreterek bir oyun oynadığımızı hatırlıyorum. Bir arkadaşımız Orhan Veli’nin bilinen şiirinden bir bölüm okuduktan sonra bunları söyleyen kişinin mesleğini sormuştu:

“İşim gücüm budur benim,

Gökyüzünü boyarım her sabah,

Hepiniz uykudayken.

Uyanır bakarsınız ki mavi.

 

Deniz yırtılır kimi zaman,

Bilmezsiniz kim diker;

Ben dikerim. (Orhan VELİ)

 

Üstelik yanıt için de dört seçenek veriyordu: Boyacı, sanatçı, iş adamı, üç kağıtçı… Şakanın amacı belliydi. Cevaplar hemen ve hep bir ağızdan, istenen yönde geldi: İş adamıııı!..

Sonra, tartışmalar biraz ileri gittiğinde bazı duyarlı arkadaşlarımdan o zamanlar işitmeye alışmış olduğum sözler: “Bülent, üzerine alınmıyorsun, değil mi?” Orhan Veli’nin “Dalgacı Mahmut’u kartvizit bastırsaydı, isminin altına ne yazardı acaba?

Benim meslek seçimi üzerinde kafa yorduğum zamanlar, “68 kuşağı” gençlerin dünyayı

ayağa kaldırdığı yıllara rastlar. O dönemlerde iş insanın veya şimdilik hala sık kullanılan şekliyle “ iş adamı ”nın itibarı pek yüksek değildi. Belki “bu günkü kadar bile yüksek değildi” demek daha doğru olur. Zamanın Türk filmlerinde Hulusi KENTMEN tarafından canlandırılan, Bedri KORAMAN ’ın karikatürlerinde rastlanan ağzı purolu, göbekli, ceplerinden paralar fışkıran tipler, toplumun büyük bir kesiminin gözünde iş adamının örnekleriydi.

‘68 Hareketi’nin de etkisiyle, dünyada olup biteni izleyen, ülke sorunları üzerinde tartışmayı seven gençler arasında ise “solculuk”, hatta “devrimcilik” modaydı. Bu modaya uygun kitaplar okumak, müzik dinlemek gerekiyordu. Marksist düşüncenin temelleri hakkında bilgi sahibi olmak şarttı. Sartre okuyacaktınız, Brecht’i sevecektiniz, Nazım Hikmet hayranı olacaktınız, Joan Baez ve Bob Dylan dinleyecektiniz. Das Kapital’i okumuş olmanız gerekmezdi, nasıl olsa okumuş olduğunuz varsayılırdı. “Aydın” veya “Entelektüel” olmakla “solcu” olmak neredeyse eş anlamlıydı. İş adamı “kapitalist” veya “komprador”, “kötü adam” dı. İnsanları sömürerek kendini zenginleştiren kişiydi. Nefret odağı olmadığı zaman iş adamı bu gençlerin sohbetlerinde alay konusuydu. İş adamının en zararsızı ve en iyisi, hiçbir işe yaramayanı idi.”

O, zaman ruhunda iş sahasında yatırım yapan, fabrika kuran, Yurtiçi hasılayı artırmaya çalışanı engelleyen görünmeyen bir elin özel sektörü karalama propagandası ile kafaları karıştırıyordu. Ve çok şükür, erken Cumhuriyetin yokluk yıllarında özel teşebbüsün kurucu lider kadrosu tüm karalama algı operasyonuna rağmen bugünün küresel iş sahasında rekabet edebilen Türkiye özel müteşebbis bir sınıfın yaratılmasında öncü oldular. Sezar’ın hakkı Sezar’a, İş hakkı’ nın da hakkı İş adamına.

 Bülent Eczacıbaşı: “Memleket Meseleleriyle” Yaşayan Kurucu Liderler başlıklı yazısında; “1970’lerde aralarına girdiğim, babam Nejat Eczacıbaşı’nın çevresindeki iş insanları: VEHBİ KOÇ’ un “Ülkem varsa ben de varım” sözü, sanayimizin kurucu kuşağının ve onların yakın çevresinin yaşam felsefesini çok iyi tanımlıyordu.

Vehbi Koç(1901-1996). Nejat Eczacı(1913-1993). Şahap Kocatopçu(1916-2012).

Asım Kocabıyık(1924-2012). Feyyaz Berker(1925-2017). Nihat Gökyiğit(1925-…).

Jak Kamhi(1925…). Selçuk Yaşar(1925…). Osman Boyner(1926…). İbrahim Bodur(1928-2016). Rahmi Koç(1930…). Şarık Tara(1930-2018). Sakıp Sabancı(1933-2004). Suna Kıraç(1941-2020) Vatanın kalkınması kutsal bir görevdi onlar için. Bir araya geldiklerinde memleket meselelerini konuşurlardı. Bir şey yapmak lazım sözünü onlardan öğrendiğini anlatıyor.   “Bir fikir olgunlaşınca masanın başında toplanılır, kollar sıvanır, raporlar hazırlanır, birinin öncülüğünde dernekler vakıflar kurulur. TESEV-İKV-TEV-TÜSİAD-İKSV-TEMA-TÜSEV-TEGV….halk tarafında bilinen ve daha bir çok genellikle kendi adlarını taşıyan vakıflar büyük kaynaklar harcayarak kuruldu ve büyük hizmetler verdiler.”

İş hayatı konusunda yaklaşımları çok farklıydı. Onları ilgilendirmeyen ülke sorunu yok gibiydi. Şimdi anlıyorum ki bu iş insanları esas işleriyle sosyal sorumluluk projeleri arasında neredeyse hiç ayırım yapmıyorlardı. Ticari işleriyle topluma karşı duydukları sorumluluklarını yerine getirdiklerine inandıkları girişimler bir bütünün parçalarıydı. Kendi değimleriyle, her türlü ‘memleket meselesinin’ sahibi onlardı.”

Dünden Bugüne TÜRKİYE-Tarih-Politika-Toplum ve Kültür: (Derleyenler: Metin Heper-Sabri Sayarı): Kitabının 487.sayfasında Bülent Gültekin/Serbestleşme makalesinde; “Cumhuriyetin kurucu seçkinleri, korumacılığı ekonomi politikalarına da aktardı. Devlet ekonomi politikasını kurgulamada merkezi bir role sahipti. Aynı zamanda dolaylı yoldan altyapı inşa etmekle sınırlı kalmayan ve kilit stratejik endüstrilerde devlet mülkiyetinde girişimleri başlatan bir çerçevede, endüstrileşme sürecinin aktif bir aktörü haline geldi. Türkiye 1946’da çok partili sisteme geçmişti. Demokrat Parti, dört yıl sonra devlet mülkiyetindeki girişimleri özelleştirmenin de dahil olduğu bir ekonomik sistemin kurulmasının temelini attı.” Karma ekonomi sistemiydi. O, zamanda Türkiye’de; -Üretim araçları yetersiz, sanayi hemen yok gibiydi. Sanayi tesis, sermaye ve özel teşebbüs fiilen yoktu. Üretim ve ticaret kifayetsiz olduğunda mahalli ya da bölgeler arası ihtiyacı karşılayacak durumda olmadığı için kapalı bir ekonomik düzeni vardı. Milli üretimin büyük bir bölümü takas edilemeyen piyasa arz edilemeyen mal ve hizmetlerden oluşuyordu. Dış ticaret sınırlıydı. Bankalar para kuruluşları çağın gerisinde çok ilkel durumdaydı. İşte bu anlamda Bülent Eczacıbaşı’nın yer verdiği “özel sektör kurucu liderler” Atatürk ve Cumhuriyet’in devrimci projeleriyle hayat bulmuş idealist insanlardı. Bu böyle değil de tersi olsaydı. Bunların serpilip gelişmesine izin verilmezdi. Zira devlet 1950 sonuna kadar devlet yol – öncülüğü ve Karma ekonomi felsefesi devam etmektedir. 1950 sonrası dünyadaki büyük değişimler Türk ekonomisinde de artık bir değişimin olması gerektiğini zorunlu kılmıştır. 1950’li yıllardan itibaren değişim ekonomik Liberasyonla dönüşüm sürecine girmiştir. Özel teşebbüse ve özel sektöre büyük ağırlık verilmiştir. Ve bugün küresel bir dünya pazarında Türkiye yer bulabiliyorsa hiç şüphesiz ki millet olarak özel sektörün öncü ve Cumhuriyetin ilkelerinden taviz vermeyen bu idealist insanlara borçluyuz.

Prof. Dr. Ahmet KILIÇBAY/TÜRK EKONOMİSİ-Modeller- Politikalar- Stratejiler kitabında;

Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda Türk ekonomisinin envanteri, yapısı, öteki özelliklerini tahlil etmiş. Cumhuriyetin ilanından sonra, en önemli işin ekonomiye bir düzen vermek olduğunun bilincinde olan Atatürk, mevcut imkanları gördükten sonra rasyonel aklın ışığında İzmir iktisat kongresinde bilinen iktisat politikasını açıkladı. “ve bu vesile ile karma ekonomi modellinin kalıbı ortaya çıktı. Kongrede tartışılan konular, ileri sürülen görüşler, çağın iktisat bilgisiyle kıyaslandığı zaman, sergilenen mantıki düzeni ve akılcılığı takdirle karşılamak gerekir.”

Hiç şüphesiz Atatürk’ün Türk ulusunun modernleşme projesinde çağı yakalama hedefine ulaşmada en büyük pay kalkınmayı ibadet olarak gören bu iş insanları sayesinde olmuştur. Siyaset bilimci Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman’ın yazdıklarından anlıyoruz.

Hasan Bülent Kahraman/Türk siyasetinin Yapısal Analizi-I- kitabında: Aktif Moderleşme-Pasif Modernleşme: Yeni bir kavram çiftiyle merkez ile çevrenin farklı modernleşme ihtiyaçlarından yola çıkarak Cumhuriyettin modernleşme tartışmalarına düşünce temelinde özgün arı duru iki kavram kazandırdı. Pasif Modernleşme: “İttihat ve Terakki döneminden başlayan fakat gerçek anlamını 1923 sonrasında bulan merkezde biçimlenmiş olan modernleşme hareketini ifade etmek için kullanıyoruz. Bu kavram kendi içinde çelişki gibi görünebilir. Çünkü gerek İttihat ve Terakki dönemi gerekse 1923 sonrası dönem, yakın tarihimizde ve toplumsal dönüşüm süreci içinde son derece radikal dönüşümlerin yaşandığı bir dönemdir. Böylesine keskin hareketlerin ortaya çıktığı bir dönemi ‘pasif’ diye nitelendirmek anlamlı görünmeye bilir. Esasen biz bu kavramla daha farklı bir şeyi ifade etmek istiyoruz. Medeni kanun, yurttaşlık nosyonu, Cumhuriyetin bizatihi kendisi, laiklik ve eğitim birliği ilkesini meydana getirir. Ne var ki, bu alanlardaki dönüşüm, siyasal modernleşmeyi sağlama bakımından ne derece önemli olursa olsunlar, son kertede ‘hukuksal-normatif ve kültürel’ düzenlemelerdir. Gündelik hayatın insan tekinde somutlaşan dönüşümüne ancak derin anlamlar içinde cevap verir. Onun dışında bu dönüşümler somut ve altyapı düzeyinde bir modernleşme anlamına gelmez. Somut modernleşme derken de köylülüğün ve tarım toplumunun çözülmesini, şehirleşmenin ve sanayileşmenin ilerlemesini, altyapı dönüşümünün en geniş ve genel anlamda tamamlanmasını, gelir düzeyindeki artışı söz konusu ediyoruz.1923-1950 arasında devam eden ve her birisi ayrı ayrı önemli olan reformların tamamı bu kategoriye girer. Oysa1950’den başlayarak çevre tarafından gerçekleştiren bir ikinci modernleşme daha söz konusu dur ki ona da ‘Aktif Modernleşme’, kentleşme, sanayileşme ekseninde başlayan ve genel olarak gelir-refah düzeylerinin artmasına denk düşen bir anlayıştır.”

 

1-Tamer LEVENT/EKOTÜRK-Ali DEĞİRMENCİ-(YENİ DÜNYA DÜZENİ)

Tamer Levent/Gazeteciler.com-Frankfurt-Almanya

sayimcinar@gimail.com

2-Bülent ECZACIBAŞI/İşim Gücüm budur Benim-

İŞ İNSANIN YENİ SORUMLULUKLARI

YAPI KREDİ YAYINLARI-1. Baskı-Eylül 2018

3-Dünden Bugüne TÜRKİYE-Tarih, Politika, Toplum ve kültür

Derleyenler: Metin Heper, Sabri Sayarı

İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları-1.Baskı-Ekim 2016

4-Prof. Dr. Ahmet KILIÇBAY/TÜRK EKONOMİSİ.

Modeller-Politikalar-Stratejiler-

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları-3. Baskı-1991

Prof. Dr. Hasan Bülent KAHRAMAN/Türk Siyasetinin Yapısal Analizi-

Kavramlar- Kuramlar- kurumlar.-Agora Kitaplığı-1. Baskı-eylül 2008

 

MAKALE Yorumları

ALİ TUR
DEVRAN
mail_outline : turbey9086@gmail.com
Dinle

Yayın Tarihi

07.10.2021

Okunma Sayısı

54136

Makaleyi Paylaş