Aramak İstediğiniz Kelimeyi Yazn!

close
YILDIZ CAN
İNCİLER
mail_outline : yildizcan1207@outlook.com
Dinle

Yayın Tarihi

03.05.2020

Okunma Sayısı

1774

Makaleyi Paylaş

Eyvah Bebek Geliyor!

Hemşire olmayı öyle çok istiyordum ki, mezun olup çalışmaya başlayacağım günü iple çekiyordum. Yatılı okulda hiç geçmeyecek sandığımız yıllar geçmiş, nihayet son sınıfa gelmiştik. Aldığımız teorik ders saatleri azalmış, hastane pratikleri artmıştı. Haftada bir gece farklı servislere nöbete gidiyorduk. İkişer kişi tuttuğumuz bu nöbetler sayesinde mesleğimize alışıyor ve çok şey öğreniyorduk.

O zamanın meslek kurallarına göre, saha çalışmalarında hemşireler ebelerin amiri pozisyonundaydı. Bu nedenle ebelikle ilgili eğitimleri de alıyorduk. Okul Müdürümüz Şaban Akpolat her fırsatta; “Mesleğinizi icra ederken karşınıza nelerin çıkacağını bilemezsiniz. Gözünüzü dört açın. Her şeyi öğrenmeye bakın!” diye tembih eder diğer hocalarımız da onu desteklerdi.

Hastanede olmayı, farklı servislerde nöbet tutmayı seviyordum. Nisaiye (Kadın Doğum) nöbetlerini ise daha çok seviyordum. Bir önceki yaz tatilinde, doğduğum ilçenin Sağlık Ocağında staj yapmıştım. İlçe kadınlarının neredeyse yarısını doğurtan Fatma Ebe (diğer yarısını da Hatice Ebe doğurtmuştur) stajım boyunca beni yanından hiç ayırmamış, gelen tüm çağrılara götürmüştü. Birlikte gebe takipleri yapmış ve doğumlara gitmiştik. Yaşıtlarım kendi bedenini dahi tam olarak tanımazken ben, doğum mucizesine defalarca tanık olmuştum.

 Nihayet, nisaiye nöbet günümüz gelmişti. Sınıf arkadaşım Fikriye ile birlikte hazırlandık, bizi Hastaneye götüren eğitim Hemşiremiz Halime Hanımla servisin kapısında vedalaştık. Bizi gören Ebe Hanım “Talebe Hemşire Hanımlar hoş geldiniz” dedi ve yapılacak işleri sıralayıverdi. Hemen işe koyulduk. Nevşehir’deki tek hastane burasıydı. Bütün servisler kalabalık olurdu ama rekor daima nisaiye servisinindi. Bu gece de odaların tamamı dolmuş, bazı yataklarda da ikişer hasta yatıyordu. Doğurmasına çok az kalmış gebelerin takip edildiği ayrı bir hasta odası vardı. Bizi en çok yoran da o odaydı. Anne adaylarının hepsi, çektikleri doğum sancıları yüzünden bağırıyor, ağlıyor ve yardım istiyordu. Biz de elimizden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyorduk. Bir ara gebelerimizden biri “Benim sancım çok arttı!” diye seslendi. Fikriye, Ebe hanımı çağırmaya koştu. Ben de hastanın koluna girip yürüterek doğumhaneye götürdüm. “Niye tekerlekli sandalyeyle götürmedin?” diye soracak olanlara; eğitim hayatım boyunca, koca Hastanede bir tane bile tekerlekli sandalye görmediğimi söylemeliyim. Neyse, gebemizi bir şekilde doğum masasına yerleştirmeyi başardım. O sırada Ebe Hanım ve Fikriye içeri girdiler. Ebe Hanım gereken kontrolleri yaptı. “Bebek gelmek üzere, hastayı sakın kaldırmayın, gözünüzü de üstünden ayırmayın!” diyerek dışardan gelen çağrıya koşturdu.

Anladığımıza göre anne adayımızın doğum kanalı normalden daha hızlı açılıyordu. En ufak bir aksilikte bebeğin ve annenin hayatı tehlikeye girebilirdi. O zamanlarda neredeyse bütün kadınlar bebeklerini normal yoldan doğururdu. Sezaryen usulü doğuma, hastada hayati bir tehlike söz konusu olduğunda başvurulurdu.

Fikriye ve ben sancıdan kıvranan gebemizi rahatlatmaya çalışıyor, bir yandan da perine bölgesini izliyorduk. İkimiz de korkuyor Ebe Hanımın bir an önce gelmesi için dua ediyorduk. Tam o sırada bebeğin başını perinede görür gibi olduk.  Ben; “Eyvah, bebek geliyor!” diye bağırırken Fikriye Ebe Hanımı çağırmaya koştu. Hemen eldivenlerimi giymeye başladım. Şimdilerde kullanılıp atılan lateks eldivenler o zaman da kullanılıyordu ama atılmıyordu! Yıkanıp pudralanıyor ve steril edilerek defalarca kullanılıyordu. Gittikçe esnekliği azalan bu eldivenler de kolayca yırtılıyordu. Maalesef benim eldivenim de yırtıldı. Yeni eldivenlere ulaşmaya çalışırken hastamın ayyuka çıkan çığlığıyla geri döndüm ve bebeğin başının tamamının pencereden çıktığını gördüm. Başın ardından omuzlar da göründü. Ağır çekim bir film sahnesi izler gibiydim. Bebeği hemen tutmazsam altta duran çöp kovasına düşeceğini anladığım anda çıplak ellerimi ileri uzattım ve gövdesinin tamamı dışarı çıkan bebeği havada yakaladım! Kaygan ve yapış yapış yavrucağı sıkıca tuttum. O sırada Ebe Hanım ve Fikriye koşarak içeri girdiler. Ebe Hanım bebeği alırken “Çabuk kordonu kes!” dedi. Fikriye’nin de yardımıyla göbek kordonunu kestim. Ebe Hanım da bebeği boynuna dolanan kordondan kurtarıp sedyeye yatırdı. Hemen, lastik bir boruyu bebeğin burun deliğine soktu. Borunun diğer ucunu da kendi ağzına sokup somurmaya başladı. Aynı işlemi diğer burun deliğine ve ağzının içine de yaptı. Böylece bebeğin solunum yollarına dolan sıvıları çıkarmış oldu. Bebek hala nefes almıyor, rengi de gittikçe morarıyordu. Ters giden bir şeyler vardı. Acaba kaymasın diye fazla mı sıkmıştım! Benim yüzümden ölmüş olabileceği aklıma gelince gözlerim doldu. Fikriye’ye baktım, o da çok üzgündü. Ebe Hanım; “Hadi canım, hadi kuzum nefes al!” diye söylenirken iyice morarmış bebeğin göğsünü, karnını ovuyor, ayaklarından sallıyor, bir şekilde hayata döndürmeye çalışıyordu. Anne ve biz sadece seyrediyorduk. Tam umudumuzun tükendiği sırada bir mucize oldu ve asla unutamayacağımız en güzel sesi duyduk. Minik bebeğimiz cana gelmiş bütün gücüyle ağlamaya başlamıştı!..

Biz sevinç nidaları atarken, annemiz yüksek sesle şükür duaları ediyordu. Kelimenin tam manasıyla elime doğan bu minik mucizenin rengi gittikçe düzeldi. Ebe Hanım, musluğun altına tutup yıkayıverdi. Güzelce sarıp sarmaladık. O zamanın anlayışına göre bebek, anneye şöyle bir gösterilir, sonra da hasta yakınlarına teslim edilirdi. Ebe Hanım da aynı şekilde davrandı. “Hemen döneceğim.” Diyerek bebekle birlikte doğum odasından ayrıldı.

 Halk arasından; “Eş” adı verilen Plasenta gelene kadar annemiz doğum masasında kalmaya devam edecekti. Gebelik boyunca, anneden aldığı her şeyi süzerek bebeğe aktarıp, en uygun şekilde beslenmesini sağlayan bu olağan üstü organ, görevi tamamlanınca rahim duvarından ayrılarak minik bir bebek gibi doğardı. Annemiz, bu konuda bizden çok daha deneyimliydi. Önceki doğumlarından söz ederek bizi de bilgilendiriyordu.  Bebeğin doğumunun ardından sancıları hafif hafif devam eden annemiz birden; “Eş’im geliyor!” diye bağırdı! Arkadaşımla aynı anda eldivenlere atıldık. “Ne olur bu sefer yırtılma!” diyerek giymeye çalıştığımız eldivenler maalesef yine yırtıldı! Bu arada plasenta perinede görünmeye başlamıştı. Eğer hemen tutulmazsa bütün ağırlığı ile kovaya düşecekti. Hiç duraklamadan ileri atıldım, yakaladım ve anında bırakmak istedim ama bırakamadım! Çünkü; bıraktığım yere yapışabilir, Ebe Hanım kontrol ederken yeni kanama odakları oluşabilir, içerde parça kaldığını düşünerek gereksiz bir müdahaleye yol açabilirim diye korkuyordum. Düşürürüm endişesiyle gerektiği gibi muayene de edemiyordum. Kanlı, kaygan ve sağa sola sallanan göbek bağıyla plasenta öylece elimde kaldı. Ne kadar eğitim almış olursam olayım hala öyle tecrübesizdim ki! Ter içinde kalmıştım. Kendimi gittikçe daha kötü hissediyordum!..

Bana, saatler kadar uzun gelen birkaç dakikanın sonunda doğumhaneye giren Ebe Hanım, elimdeki plasentayı görünce; “Talebe Hemşire hanım yine mi!” dedi! Ve ekledi; “Madem tutuyorsun, iyice evir çevir de kontrol edeyim!..”

* 1984- Nevşehir Sağlık Meslek Lisesi

MAKALE Yorumları