Aramak İstediğiniz Kelimeyi Yazn!

close
iBRAHİM UYSAL
ANKARA'DAN
mail_outline : ibrahimuysal.ant@gmail.com
Dinle

Yayın Tarihi

31.08.2020

Okunma Sayısı

1742

Makaleyi Paylaş

Diğer Makaleler

Çaresiz kaldığında, Atatürk gibi düşün

Biz, köy delikanlıları(çocukları) idik. İlkokul bitmiş, Ortaokul için ilçeye gönderilmiştik. Ev kirlanmış, eŞyalar, giysiler alınmış ve cebimize de paralar konulmuş, "haa ne olur, ne olmaz" diye de, "bak paran kalmazsa, şu amcanlarından para alabilirsin, şu lokantalarda da aç kalırsan yemeğini ye" denilmişti!..

--Neden mi, "it ile kopuk ile" muhatap olmayalIm diye.

--Cebimizde paramız, başımızı sokacağımız evlerimiz vardı. Ama sokaklar, ellerin yerleri "tekin olmayabilirdi". O yüzden, arkadaşlarımızın da "adam gibi ailelerin, adam gibi çocukları olsun diye "tembih edilmiş"ti.

--Hoş ben biraz asi olduğumdan mı ne, "Eee, sizler üç-beş nesil dedenizi, ninenizi biliyorsunuz diye, kendinizi ne sanıyorsunuz" diye çaktırmadan isyan eder, büyük laf ettiğimi DÜŞÜNÜR, hak ve adalet sağladığımı sanırdım.

--Yani çevrede herkesin iyi, insanlarında bir kalitesinin, "ar"ının, namusunun, terbiyesinin olduğunu sanırdım!..

--Taaa ki, Üniversiteye Ankara'ya gidip, ev arkadaşım ve akrabam rahmetli Mustafa'nın, Ankara'ya gelmiş, evsiz barksız, aç önüne geleni akşam bizim eve getirdiği bazılarını tanıyana kadar.

--Hani Cahit Sıtkı otuz beş yaş şiirinde diyor ya, "Gökyüzünün başka rengi de varmış! / Geç farkettim taşın sert olduğunu.

Su insanı boğar, ateş yakarmış!/ Her doğan günün bir dert olduğunu,/ İnsan bu yaşa gelince anlarmış." diye, işte ben de o zaman anlamıştım;

--Terbiyenin ne olduğunu, insanın soylusunun, soysuzunun nasıl olduğunu. Asaletin, soyluluğun, terbiyenin, adap ve edebin sadece genetik olarak olmadığını, gelmediğini, öğrenilmediğini, bunun da bir eğitim, öğretim terbiye işi olduğunu.

--Ailem kendi halinde ele güne muhtaç olmayan, oldukça da "hayır-hasanat" işlerine yatkın bir ailedir. Güz olup, ekinler biçilince, kendi ilçemizde, başka il ve ilçelerde açılacak "yatılı kurs, okul, yurt" gibi yerlere yardım olsun diye bir römork (birkaç ton) buğdayı bağış ederdi. Ki, üç beş yok, yoksulun da çoluğu çocuğu okusunda, memlekete hayrı olsun diye.

--Özellikle 12 Eylül 1980 öncesi gayet masum olan bu işler, sonrası bambaşka bir sürece evrilmiş ve bambaşka bir hedefe yönelmişti.

--"Kapınız açık ise, her suçu hırsıza yükleyin" derler.

--Gelinen bu günkü noktada, herkesin aklını başına almasının tam vaktidir. Hani derler ya, "Bir müsibet/kötülük, bir nasihattan evladır/iyidir" diye.

--Bu memlekette 1945'lerden sonra bir şeyler değişmeye başladı. Yabancı eğitim danışmanları milli eğitimimize akıl verdi. Oysa bugün bir çok ülke, bu ülkenin yarattığı ama sonra da yok ettiği "köy enstitüleri" sistemine benzer eğitim sistemlerini uygularken, biz yozlaşmayı seçmişiz.

--Bu topraklar tarih boyunca hep işgallere uğramıştır. Bir çok kültür ve medeniyete de beşiklik etmiştir.

--Hep "ben, ben " demeden önce düşünsek mi, "biz" olmayı.

--Osmanlı Devleti için "72 buçuk" millet yaşardı denilir. Doğrudur da. O kadar geniş topraklar üzerinde birçok millet, kültür ve dinin yaşamasından daha doğal ne olabilir ki.

--Hele hele 1700'lerden, yani Feodalizmin yerini üretim ilişkileri ve ticaret yolları ve şeklinin değişmesi ile Kapitalist sistemin genele hakim olmasından sonra..

--Bu süreç ile birlikte, artık kapitalizm daha küçük devletler, milletlere ihtiyaç duydu. Daha iyi yönetmek, daha kolay ve denetimli sömürmek için.

--Bunun sonucunda da, Osmanlı topraklarında Balkanlarda başlayan "milliyetçilik" akımları ile, tek tek devletlerin ve milletlerin ayrılması süreci yaşandı.

--Birinci Dünya Savaşı sonrası da, kazanılan Ulusal Kurtuluş Savaşı ile, Anadolu ve Rumeli toprakları üzerinde yaşayanlar ile bir devlet, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruldu.

--Lozan Antlaşması ile, "mübadele" denilen yöntemle de, bu topraklarda doğmamış ama, Osmanlı Devletinin sınırlarında doğmuş, yaşamış "müslüman teba"sında ki insanlar, bu torpaklara;

--Anadolu ve Rumeli topraklarında doğmuş, etnik kökeni Türk olduğu halde, inancı müslüman olmayan (örnek, Karamanlı Ortodoks Türkler) insanlar başka ülkelere (örnek, bunlar Yunanistan ve makedonya'ya) gönderildiler.

--Anlayacağınız Mustafa Kemal Atatürk boşuna "Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye Halkına, TÜRK MİLLETİ" denir dememiştir. Nasıl ki, İslamiyeti ve müslümanlığı bir mezhep bazında almadığı gibi.

--Gel gör ki, düşman yarayı kanayacak yerden kaşır. Kendince, haklıdır da. İşte, günümüze gelindiğinde, 1920'lerden bu yana oluşturulmaya çalışılan birlik ve beraberlik, dinsel, etnik ve düşünsel olarak bir bir ayrıştırılmaya çalışılmaktadır.

--Eğitim proğramları, sohbetler, ajanlari provokatörler kim ve ne var ise ortaya dökülmüştür. Ama ne güzeldir ki, Cumhuriyetin o soylu nesillerinin yetiştirdiği gençler, yaşlılar herkes bu Cumhuriyetin değerini çok iyi anlamışlar ve kavramışlar ki;

--İkinci Milenyumun 2020'sinde bu devletin kuruluşunun destansı öyküsüne, bu milletin birlik ve beraberliğinin kutsal birliğine dokundurmamıştır.

--Koronavirüs pandemisi elbetteki çok önemlidir. Argomuzda güzel bir söz vardır "Bizim gelin bizden kaçar, başını örter, kıçını açar" diye. Çarşıda, pazarda, açılışta, birlerinin gittiği her yerde her şey serbest, ama iş milli gün ve değerlere gelince "yassahhh hemşerim!.

--Dün (30 Ağustos ZAFER BAYRAMI" kutlamaları için yurdun dört bir yanından, Anıtkabirde, Atatürk Meydanlarında herkes ellerinde bayraklar ile Atasına koştu.

--Bu ülkenin birlik ve beraberliğinde buluştu.

--Yasal olarak ilk Askeri, askerlerin bir bayramı olsada, zaman ile halk bunu içselleştirmiş, hatta o kadar içselleştirmiş ki, askerlere bile örnek olacak şekilde sokaklarda evlerin balkonlarında, askere, sivillere örnek olacak şekilde kutlamıştır.

--Bu sevinilecek bir şeydir.

--O kurusda yada bu yurtta yetiştirilen tetikçiler bile çaresizliklerini nereden buldukları belli olmayan kaynaklar ile açtıkları televizyon ve gazetelerdeki çirkin saldırılarını bile yalamak zorunda kalmışlardır.

--Bu topraklar "kadim topraklar"dır. Kökleri çokkk eskilere giden ve gelenekleri, görenekleri olan topraklardır ve insanları da, buranın ekmeğini yemiş, suyunu içmişlerdir.

--Öyle soylu ve asildirler ki, soysuzluğa bir noktaya kadar sessizler kalırlar, sonra da öyle bir "TOKAT ATARLAR Kİ, "sesi taaa, "fizandan duyulur".

--Yediği herzenin altından kalkamayanlar açıklama yapıyorlar, "suskunluğumuz, asaletmizdendir" diye. Ha ha ha!..

--Benim gülmekten her yerim ağrıdı.

--Siz nereniz ile gülerseniz gülün. Ama aklınızı başınıza ala, ala!..

--Yoksa, "atı alan Üsküdar'ı geçecek", birileri rahvan giderken siz, yaya kalacaksınız. Haberiniz olsun.

--Bir sorun karşısında, çözümü olanaksız olduğu düşünülen ve hemen kestirmeden teslim olma eğiliminde olan, ne yapıp edip bir çözüm üretmek için yaratıcılığını zorlama zahmetine katlanmak istemeyen ruh ve zihin tembeli kişilere Norveç diline yerleşmiş eski bir deyim vardır:

--"Çaresiz kaldığında, ATATÜRK gibi düşün"(Norveç atasözü) diye.

--Siz de öyle yapın EMİ!..

MAKALE Yorumları