Aramak İstediğiniz Kelimeyi Yazn!

close
PROF. DR. TUNCAY NEYİŞÇİ
HAVADAN SUDAN
mail_outline : tneyisci@akdeniz.edu.tr
Dinle

Yayın Tarihi

07.09.2020

Okunma Sayısı

1080

Makaleyi Paylaş

Akdenizi Tanımadan Ne Akadenizli Ne de Antalyalı Olunur!

(Bu konuyla ilgili bir sunumu youtube sayfamda izleyebilirsiniz)

Akdeniz’in kitabını yazan Hırvat asıllı Boşnak yazar Matvejevic “Adenizli doğulmaz, Akdenizli olunur” der. Akdeniz’in kıyısında yüzlerce yıldan beri yaşamakta olduğu halde hala Akdenizli olamamışların olduğu kadar, Akdeniz’in kilometrelerce uzağında olmalarına karşın, Akdeniz’le kısa süreli tanışıklıklarının ardından kendilerini doğma-büyüme Akdenizli hissedenlerin varlığı yazarın bu savıyla örtüşmektedir. Ölçeği küçültüp bu savı “Antalyalı doğulmaz, Antalyalı olunur” kalıbına da dökebiliriz. Ne denli Akdenizli ya da Antalyalı olduğumuz coğrafi olmaktan çok kültürel bir konudur ve Akdeniz ya da Antalya’yı ne denli tanıdığımızla yakından ilişkilidir.

 

Kendi adıyla anılan iklimi, kültürü, bitki örtüsü tipi, mutfağı olan tek deniz olan Akdeniz karalarla ya da daha çarpıcı bir ifade ile, kıtalarla çevrili bir deniz olduğu kadar, Antik dünyanın bilgelerine göre, zeytinin yetiştiği geniş bir coğrafyanın da adıdır. Batı dillerinde Akdeniz için kullanılan  Mediterranee, Mediterranean, Mediterrano, Mittelmeer gibi kelimelerin “karaların ortasında” anlamına geliyor olması Akdeniz’in bu özelliğinden kaynaklanmaktadır. Miletli Hekateos’un “büyük deniz” (mare magnum), Yunanlılar ve Romalıların “bizim deniz (Mare nostrum), Arapların Ak Deniz (al-bahr, al-abyad) adını verdiği bu denize Türkler de Akdeniz adını vermişlerdir. Burada, eski uygarlıklarda her ana yön ve bölgenin bir renk ile ifade edilmesi geleneğinin bir uzantısı olarak, beyaz ya da ak sıfatı batı anlamına gelmektedir. Siyah ya da kara kuzey, kırmızı ise doğu yönünün renkleridir. Karadeniz kuzey denizi anlamına gelmektedir.

 

“Akdenizli olmak”  ancak Akdeniz’i tüm yönleriyle tanıyanlar, tanımaya çalışanlar ve onu yaşayanların sahip olabileceği ayrıcalıklı ve coğrafyadan bağımsız bir  kavramdır.

 

Doğu-batı yönünde uzunluğu 4 bin(3800) km’yi bulan Akdeniz doğal olarak batıdaki Cebelitarık Boğazıyla Atlas Okyanusuna bağlanır.  Akdeniz’in sularının büyük bir bölümü 15 km genişliğinde ve 360 metre derinliğinde dar bir boğaz olan Cebelitarık Boğazı yoluyla Atlas Okyanusundan sağlanır. Cebelitarık Boğazının 360 m. eşiği Atlas Okyanusunun daha derinlerdeki soğuk sularının Akdeniz’e geçişini engellemektedir. Akdeniz’in derinliklerindeki sular bu nedenle yüzeyden aldıkları enerji ile ısınmakta ve sıcaklıkları 13oC civarında sabitlenmiş bulunmaktadır.

 

 Atlas Okyanusundan Akdeniz’e doğru 75-300 metre derinliğe ve 4 km/saat hıza sahip  bir yüzey akıntısıyla 1 500 000 m3/saniye su akışı gerçekleşmektedir. Bir alt akıntı ile de ters yönde, bu kez Akdeniz’den  Atlas Okyanusuna doğru 41 000 m3/saniye su akmaktadır. Bu su giriş ve çıkışı Akdeniz suyunun 80-100 yıllık bir sürede tümüyle yenilenmesini sağlamaktadır. Akdeniz’e yüzey akıntısıyla ulaşan besin maddelerinin  (planktonlar) önemli bir bölümü alt akıntı ile Atlas Okyanusuna geri taşınmaktadır. Suyunu Akdeniz’e boşaltan ve dolayısı ile besin maddesi de getiren büyük su yollarının (Nil ve Ron) sayısının az olmasının da etkisiyle, Akdeniz besin maddesi bakımından diğer deniz ve okyanuslara oranla daha fakirdir. Bu fakirlik Akdeniz’in sularının karakteristik  turkuvaz renginin baş sorumlusudur. Bir başka ifade ile; turkuvaz renkli berrak suların verdiği keyfin bedelini göreceli yüksek balık fiyatlarıyla  ödemekteyiz.

 

İnanması güç olsa da uzmanlar 40 milyon yıl önce Afrika ve Avrasya kıtaları arasında Akdeniz diye adlandırılabilecek bir denizin olmadığını, Atlas Okyanusunun sularının Hint Okyanusu sularına karışmış olduğunu ileri sürmektedirler. 35 milyon yıl önce Afrika kıtasının Avrasya’ya yaklaşması sonucu iki kıta arasındaki deniz doğu ucundan kapandı ve iki okyanus arasındaki ilişki kesildi. Birbirine yaklaşan kıtaların neden olduğu basınç Alp, Atlas ve Toros dağlarının oluşumuna da yol açıyordu. Hareketlerine devam eden kıtalar yaklaşık 6 milyon yıl önce İspanyanın güney ucu ile kuzeybatı batı Afrika kıyılarının birleşmesine ve böylece de Akdeniz’in kapalı bir deniz olarak oluşmasına neden oldular. O dönemler bugünkünden daha sıcak olan iklim Akdeniz’in yüzeyinden büyük miktarlarda suyun buharlaştırarak Akdeniz’i kurutmaya başladı. Bu kurumanın 300-600 yıl sürdğü tahmin edilmektedir. 5.3 milyon yıl önce Akdeniz sade en derin olduğu çukur noktalarında, günümüzün Ölü Deniz’ine (Lut Gölü) benzer tuzlu suların bulunduğu kuru bir deniz, daha doğrusu kuru bir çukur idi. Hayvanlar iki kıta arasında yürüyerek seyahat edebiliyorlardı.  Tüm Akdeniz tabanında 1970 yılında gerçekleştirilen sondaj çalışmaları sonunda bulunan kalın tuz tabakaları bu kurumayı kanıtlamaktadır. Tuz abakalrı arasında gözlenen erozyon malzemeleri çukurun tek bir seferde değil birçok kere kurumuş olduğunu ortaya koyuyor.

 

Yüzeyden  büyük miktarda su kitlesinin (ağırlık) kalkmış olması, deprem ve volkanizma hareketlerinin artması bir kırılma ve çökme sonucu Cebelitarık Boğazının oluşumuna yol açtı ve Atlas Okyanusunda sular Akdeniz’in kurumuş yatağına dev bir şelale (Niyagara Şelalesinden 40 kez daha büyük) halinde  boşalmaya başladı. Bu şelaleden saniyede günümüz Amazon nehrinin 1000 katına eşdeğer 100 milyon metreküp suyun Akdenize boşaldığını hayal etmeye çalışın.  Buna boşalanın sade su değil, onunla birlikte tüm deniz canlılarının da eşlik ettiğini ekleyin. Akdeniz’in su ve deniz canlılarıyla tümüyle dolmasının yaklaşık 100 yıl sürmüş olabileceği tahmin ediliyor. Bugün sularında yelken açtığımız Akdeniz işte bu Akdeniz’dir.

 

Eğer teknoloji izin verse ve Cebelitarık Boğazında inşa edilecek bir duvar ile Atlas Okyanusu ile Akdeniz arasındaki ilişki kesilebilse, Akdeniz en geç bin yıl içinde yeniden kurur ve 5,3 milyon sene önceki haline geri döner.

 

Akdeniz’in bir Osmanlı Gölü haline gelmesi, doğuya ulaşım için yeni yolların bulunması zorunluluğunu getirdi ve sonuçta, Mısırlılar zamanından beri üzerinde kafa yorulan Akdeniz’in Kızıldeniz ve oradan Hint okyanusuna bağlanması düşü gerçekleşti. 60 m. genişlik ve 30 m. derinliğindeki Süveyş kanalı açıldı. Açılışı İtalyan besteci Verdi’nin Aida adlı operası ile taçlanan kanal Hint Okyanusu ile Atlas Okyanusunun suları arasındaki 35 milyon yıllık hasretin, sınırlı ölçüde de olsa, sona ermesine de aracılık etti. 35 milyon yılın hasreti ve Akdeniz’in karakteristik akıntılarının yardımıyla, aralarında tanıdık paşa pantol barbunya ve sokarın da bulunduğu 22 Hint Okyanusuna ait balık türü bu dar ve uzun  kanalı geçerek Akdeniz’in sularına, bir başka anlatımla, sofralarımıza   ulaşma başarısını gösterdiler. Kanalın mimarının adı nedeniyle Lesepsiyen türler olarak tanımlanan bu türlerin Ege kıyılarında görülmemesi tümüyle akıntılar ile ilgilidir. Günümüzün balon, aslan balıkları da bu göç yolunun armağanıdır.

 

Akdeniz ile Atlas okyanusunu birbirine bağlayan Cebelitarık boğazı aynı zamanda seçici bir rol de üstlenmiştir. Okyanusun derinlerinde yaşayan canlıları 360 m. derinlik  eşiğini aşamadıklarından Akdeniz’e ulaşamamışlardır. Ortalama derinliği 1 500 metreyi bulan ve en derin noktasında 5 000 metreyi geçen Akdeniz’in derin sularının diğer okyanuslara oranla çok tenha olmasının temel nedeni bu eşiktir. Kılıç ve orkinos gibi yırtıcı balıklar da Akdeniz’e Atlantik’ten göç etmişlerdir ve bu nedenle Akdeniz sularında sürekli kalmazlar. Yumurtalarını döktükten sonra Celebilitarık’ı aşarak anavatanlarına hatta kuzey denizne kadar uzanan uzun yolculuklara çıkarlar. Etiketlenen bir orkinos balığının bu yolculuğu 119 günde gerçekleştirdiği anlaşılmıştır. Bu durumda balığın günde ortalama 55-60 km. yol almış olması gerekir.

 

Akdeniz’imizin sevimli memelilerinden yunuslar, avlarının peşinden koşarak her yıl yaz aylarında Cebelitarık Boğazı yakınlarına ulaşır ve binlercesi bir arada toplanarak sonbahara kadar  orada birlikte olurlar. Gerçek sebebi bilinmeyen bu toplantının boğazın hemen öte  yakasındaki anavatanlarına yakın olma güdüsüyle ilgili olması kuvvetle muhtemeldir.

 

Sevgi önemli bir kavram. “ormanı sevgi korur”, “çevreyi sevgi korur” gibi sloganları sıklıkla kullanıyor olmamızın nedeni bu önemle ilişkilidir. Ancak bilgi ve tanıma gibi temellerden yoksun olan sevginin istenmeyen sonuçlara yol açabilme olasılığı oldukça yüksektir. Bilme ve tamıma sevmenin, sahip çıkmanın ve korumanın olmazsa olmaz koşuludur. Akdenizli olamak Akdeniz’i bilmeyi, Akdeniz’i tanımayı gerekli kılar. Akdeniz’i tanımak insanlığı tanımakla eşdeğerdir.

Akdenizi tanımayanların akdenizi temizleme kampanyaları düzenlemelerine bir de bu pencereden bakın. Kirleten Akdenizi tanımadığı için kirletiyor, temizlemeye çalışanlar da Akdenizi tanımadan temizlemeye ağırlık verdiklerinden akıntıya kürek çekiyorlar.

 

Ne mutlu Akdenizliyim diyene.

Ne mjutlu Antalyalıyım diyene..

...

 

MAKALE Yorumları